Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir cümle var: “Bu dünyadan bir Erdoğan geçiyor ama farkında değiliz.” Ne kadar klişe gibi görünse de, perdeyi kaldırıp tarih şeridine baktığımızda bu sözün ne denli isabetli olduğunu görüyoruz. Ben de bir tarih okuru olarak, duygularımdan arındırılmış bir gözle bakmaya çalışacağım. Çünkü büyük liderleri değerlendirirken sevgi ya da nefret değil, somut sonuçlar belirleyici olmalıdır.
Zorlu Bir Miras, Dönüşen Bir Devlet
2000’li yılların başında Türkiye, ekonomik çalkantıların, siyasi istikrarsızlığın ve neredeyse bölünme noktasına gelmiş bir toplumsal gerilimin ortasındaydı. Ülke, kendi sınırlarını dahi korumakta zorlanan, dış politikada pasif kalmış bir görüntü çiziyordu. İşte tam bu noktada Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği, bir dönüm noktası oldu.
Onu yalnızca bugünden okuyarak anlamak yetmez; Osmanlı’nın görkemli padişahlarıyla kıyaslamak gerekirse, Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi isimler elbette tarihin altın harflerle yazdığı dehalardır. Ancak onların yönettiği devlet, çoktan kurumsal yapısını oturtmuş, güçlü bir imparatorluktu. Halk desteğini almak gibi bir derdi olmadan, mutlak otoriteyle hareket edebiliyorlardı. Erdoğan ise tam aksine, demokratik bir zeminde, her adımda halkın oyuna ve meşruiyete ihtiyaç duyan, aynı zamanda yıllardır süregelen statükocu bürokrasi, ordu içindeki katı kalıplar ve kendisine karşı konumlanan burjuva kesimlerle mücadele etmek zorunda kaldı.
Terörle Mücadeleden Bölgesel Güce
30 yıla yakın süren, iç ve dış destekli terör örgütlerinin ülkeyi kangren ettiği dönemde, Erdoğan’ın liderliğindeki devlet, bu yapıları siyasi ve askeri alanda üst üste çökertirken, aynı anda sivil siyasetin kurallarına sadık kaldı. Ne bir darbe, ne bir olağanüstü yönetim; aksine meclis çoğunluğu, seçim sandığı ve hukuk çerçevesi içinde otoritesini tesis etti. Bu, belki de en büyük başarısıdır: Kan dökmeden, zor kullanmadan ama kararlılıkla devleti ele geçiren vesayet odaklarını tarihin çöplüğüne göndermek.
Dış Politikada Söz Sahibi Türkiye
Bugün Suriye’den Karabağ’a, Libya’dan Doğu Akdeniz’e kadar Türkiye’nin masada sözü geçen, askeri ve diplomatik gücüyle bölgesinde belirleyici hale gelmesi, 25 yıl öncesinin “sınırlarını koruyamayan” Türkiye’sinden çok uzak bir tablodur. Bu değişim, sadece silah ya da ekonomiyle açıklanamaz; stratejik vizyon, cesaret ve liderlik gerektirir. Erdoğan, bu vizyonu Türk devlet geleneğiyle harmanlayarak, ülkesini bağımsız bir aktör olarak yeniden konumlandırmıştır.
Tarih Hepsini Yazacak
Elbette hiçbir lider kusursuz değildir; eleştiriler, tartışmalar hep olacaktır. Ancak objektif tarih yazımı, sadece zaferleri değil, dönüşümü ve dayanıklılığı da ölçer. Fatih’in İstanbul’u alması ne ise, Erdoğan’ın bu çalkantılı coğrafyada Türkiye’yi yeniden ayağa kaldırması da odur. Farkı, Fatih’in elindeki hazır ordu ve imparatorluk geleneğiydi; Erdoğan’ın ise parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bir ülkeyi, üstelik demokrasi içinde yeniden inşa etmesi.
Ne yazık ki çoğumuz, yaşadığımız anın büyüklüğünü hissetmeden geçip gidiyoruz. Ama tarihin merceği, her şeyi yerli yerine oturtacak. Şimdiden eminim ki, ileride torunlarımız ders kitaplarında “O dönemde dünyadan ve tarihimizden bir Recep Tayyip Erdoğan geçiyordu” diye okuyacaklar. Bugün bunun farkına varamamamız, belki de büyüklüğün en doğal yansımasıdır. Çünkü gerçek dehayı, ancak kaybettiğimizde anlarız; neyse ki Erdoğan hâlâ sahnede ve Türkiye’nin geleceğine yön veriyor.
Tarih, padişahları, kralları, başkanları değil; dönüştürenleri, zorluklara rağmen yürüyenleri ve bir milletin kaderini değiştirenleri hatırlar. Recep Tayyip Erdoğan, işte bu nadir isimlerden biridir. Eleştirilerin gürültüsü içinde, onun bıraktığı izleri görmek için keşke daha az bekleyelim. Zira bu dünyadan böyle bir lider geçiyor ve biz, bu muazzam dönüşümün tam ortasında yaşıyoruz.